Sizler !!!
Bu Jargonlar eskidi demeyin lütfen… Bizde Tarık Tufan hala var… Paylaşayım istedim… İlgilisi buyursun;
SIZLER!
Hayatta yaşamaktan başka gayesi kalmayanlar. Yaşamı sözcüklere boğanlar
SİZLER!
Laf anarşistleri!
SİZLER!
Yapısalcılar, ruhsalcılar, masalcılar, halciler, falcılar… Parmak izleri sıfır, duruşları italik olanlar muhtelif muhterem darbeler!heveslerde tutkularda pur ihtilaller!
SIZLER!
Geçinenler, geçinemeyenler, neme gerekçiler, emekçiler…Yolda saati başkasına sorup, sigarasına başkasından ateş alanlar..
SİZLER!
Aydınlar, aydıngerler… Kolay gelsinciler, asimetrik esinciler, üfürükçüler..
SİZLER!
Free gitaristler, makinistler, yeşil dünya veletleri. Din tüccarları, varoluşçular, kapı komşularım! Sloganın şairleri! Sosyal yanları kapitalleri, kapitalleri yalnız soğan ekmek sosyalizm olanlar..
SİZLER!
Kaftan blackçiler, bafracılar, bir afra bir tafracılar… taşralılar vay gülüm doğu diyenler…batıya donenler..piyanist jantörlerim, marksist jantorlerim..
SİZLER!
Televole çocukları, Sibel Can`in müritleri…
SİZLER!
Liberaller, helaller, haramlar, sadrazamlar, dayılarım, halalarım, amcalarım. teyzelerim..!
SİZLER..!
Eşcinseller, feministler, androsantrikler, sosyal demokratlar, teokratlar, aristokratlar…Sen sümüklü burjuvazi..! oportünistler, optimistler..bi teselli verciler… Müslimciler, Orhancılar…Popçular, Topçular..
SİZLER..!
Öğrenciler… Saygın Öğretim üyeleri..!
SİZLER !
Arkadaşlarım, alışmadıklarım, ellerim ayaklarım, gözlerim kulaklarım, kaşlarım, kirpiklerim..!
SIZLER!
İdealistler,egoistler, utopistler, aksistler, pragmatistler, kritistler, satanistler, sensualistler..! pozitivistler, dogalistler, nihilistler, sosyalistler, optimistler, pesimistler.
.!
SİZLER!
Tutunanlar, tutunamayanlar..evliler, evsizler… hırlılar, hırsızlar, arlılar, arsızlar…
SİZLER..!
Aşkın, devrimin, isyanın, ateşin çocukları..! gecenin insanları, sabahın insanları.. gündüzün, ışıkların, günahın insanları..!Yeryüzü tanrılarinin yalakalari..yamyam tanrilarin yalakalari…
SIZLER!
iyi insanlar, gencler, yaslilar, coluklar, cocuklar..
SIZLER..!
Merhamet dilencileri..! Allah kadar bağışlayıcı ve cezalandırıcı olduklarını düşünenler!
SİZLER!
İyi kadınlar, iyi erkekler, mübarek adamlar… İçine düştüğü mülkiyet gemisinin kürek mahkumları..! Uygar çıbanlar… Yaylı kanepeler..silikon köpükler…!
SİZLER..!
Eline geçen her evrakın altına üstüne, ortasına resmini yapıştıranlar..! Resmi adamlar..sevimsiz adamlar…!
SİZLER!
Hem riyadan hem rüyadan geçinenler..”aman sakin ha”cılar… ben ettim sen etmeciler..!
SİZLER..!
Allah adına kimin yanıp yanmayacağına karar verenler..! Cenneti etiketleyenler… Cehennem reklamcıları..! Ceplerinde suç islemedikleri bir anin fotoğrafını taşıyanlar..!
SİZLER!
Beş yıldızlı otellerde hayat kurtaranlar.. Sizler altının köleleri, paranın köleleri..
SIZLER!
Korkaklar… Cesurlar… Merhametliler… Merhametsizler…
SİZLER….
Konfor budalaları…
SIZLER!
Güneşin çocukları… Malperestler, özür dileyenler…
UNUTMAYIN… ÖLÜMDE VAR….
Not: Fi tarihinde Tarık Tufan’ın 105.3 Marmara Fm’de Düş Vakitleri programına girerken 32. Gün programının fon müziği (adını bilmiyorum) eşliğinde kurduğu cümlelerdir. Ustayı da bu vesile ile selamlıyorum…
Yedi Vadi
1- İSTEK VADİSİ: İstek vadisinde başına yüzlerce belâ ve zahmet gelip burada mal ve mülkten arınmak gerek. Kan yut sabırla ercesine bekle birşeye bağlanma, putu kır yoluna devam et. Ya RAB kapı aç deme o kapı hiç kapanmaz.!
2- AŞK VADİSİ: Aşk vadisi yanıp yakılma makamıdır.! Başkalarına sevgili yarın görünecek diye vadetmişler ama âşıkın bugünü yarınıdır o sevgiliyi burada seyreder balık gibidir.! Kendisine herşey olan suya kanmaz arza ayak bastı mı çırpınır durur.! Aşk ateştir, akıl ise duman, aşk geldi mi akıl gider çünkü aşk anadan doğma aklın işi değildir.! Aşk hür adamın işidir, aşkın gözünde cennet bir buğday tanesidir.! Gönül post içinde Dosttan haber aldı, artık ben nasıl olurda bu posta hizmet ederim, içte o öz varken.!Âşık sevgilisini öldürür böylece dünyâda kısas ile, ahrette yanma ile sevgilisi için can verir.! İbrahim gibi canını ne dünyâ için ne ahret için azraile, yalnız “O”na verir.!
3- MARİFET VADİSİ: Marifet vadisinde deriyi değil içindeki sırrı görür sırlar açıldıkça susuzluğu artar hem bekçi hem âşıktır, erse ondan kadın ; kadınsa er doğar.! Havvâ’nın ve İsâ’nın doğuşu gibi.!
4- İSTİĞNA VADİSİ: İstiğna vadisinde ne dava vardır ne de mânâ..! Burada 7 cehennem donmuş, 8 cennet hükümsüz kalmıştır.! Âdem’e bir mum yanasısında ışık versin diye binlerce yeşiller (can) giymiş melek gamdan yanar, yakılır.! Nûh o kapıda dülger olsun diye yüzbinlerce cisim rûhsuz kalmıştır aralarından bir İbrahim çıksın diye orduya yüzbinlerce sinek üşüşmüştür.! Tanrı kelimi (Hz.Musa) can gözüne sahip olsun diye yüzbinlerce çocuğun başı kesilmiştir.! Yüzbinlerce halk zünnar kuşanmış da bir İsa sırra mahrem olmuştur.! Nice gönül yağma edilmiş de sonunda Ahmed bir gececik mîrâç yapmıştır.! Bu vadide iki cihanda seraptır, ne soy ne akrabalık kalır.! (Zünnar = dervişlerin bellerine bağlayıp uçlarını sarkıttıkları kıl veya yünden sert kuşak.)
5- TEVHİD VADİSİ: Tecrit ve Tefrit konağıdır.! Bütün yüzler bu vadiye yönelse herkes bir gömlekten baş çıkarır, sayı ne olursa olsun bu yolda birlikte birleşip hep bir olur, her şey birin bir kere daha tekrârından ibarettir.! Fakat buracıkta sana zahir olan bir o tek Tanrı değildir.! Sayıda tekrârlanıp duran bir’dir.! Bunun ne haddi vardır ne hesabı, şu hâlde ezele de bakma ebede de.! Ezel de ebed de dâimi mahvoldu mu orada ne kalır hiç.! Hem herşey “O”ndadır, hem “O”ndandır.! Hem “O”nunla kaimdir, hem de “O”nun varlığı bu üçünden münezzehtir.! Fakat, ister hünerli olsun ister kusurlu kimin “Gayb” âleminde gizlenmiş bir güneşi varsa birgün bulutlardan sıyrılır onun üstüne doğar, ışıklarını yayar kim kendi güneşine ulaşırsa iyice bil ki iyiden de kurtulur, kötüden de.! Sen var oldukça iyi ve kötü vardır ; sen kaybolup aradan çıktın mı hepsi boş şeylerdir, zaten önce yoktun sen keşke yine öyle kalsaydın.! Yılanlar seninle örtü altına gizlenmişlerdir, arınmadın mı kıyâmete dek sana azap eder, sokup dururlar.! (Hırs,tamah, şehvet) Tevhid makamında herşey dilsiz olur, O söyler öyle bir suret oluşur ki ne cismi vardır, ne canı, ne cüzü ne de küllü.! Yüzbinler, yüzbinlerden temiz olarak zuhur eder, burada akıl kimdir ki kapı dibine düşmüş anadan doğma kör ve sağır, dilsiz bir çocuk.! Bu sırrın bir zerresi kime vursa, kimi ışıklandırsa o iki cihanın sultanlığına erişir.! O adam tamamıyla yok olmuştur ama herşey o adamdan ibârettir varlıktan meydana gelmiştir ama yokluk yine o adamdır.! Bir kul ihtiyarlayıp güçlerinden yoksun oldu mu onu azad ederler hür olur.! Sen “O”nda yok olursun tevhid budur.! Bu yok oluşu da yok et işte tefrit budur.!
6- HAYRET VADİSİ: Altıncı vadi hayret vadisidir.! Bir şarap içer, sevişir sonra ayılırsın.! Sorduklarında ben mi gördüm, başkası mı gördü kendimde değildim ki..! ‘Rüyâda mı gördüm uyanık mı, sarhoş mı, ayık mı’ der.! Ahrette düştüğüm hayret dünyâdakiyle hiç ölçülür mü.? İnsânların nasibi ancak hayâldir, kimse hâl ne bilmez.! Ne yapayım diyene de ki : “birşey yapma, şimdiye kadar hep sen yaptın..!”
7-YOKLUK VADİ: Yedinci vadi fakru fena vadisidir.! Herşeyi unutmuşum, sağırlığın, dilsizliğin, hayranlığın yurduna gelmişim.! İki âlemde o denizin nakşından ibâret.! Öd ağacıyla odun bir ateşe atıldı mı ikisi de kil olur ; ama surette, sıfatta farklıdırlar.! Pis birisi külli denize dalarsa yine aşağılık hâlde kendi sıfatlarında kalır fakat temiz kişi denizde denizin hareketi olur hem vardır hem yok.! O aradan çıkmıştır.!
Mantıku’t – Tayr
“Süleyman, Hüdhüd’e şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz.” (Neml : 27)
Hem Süleyman, Davud’a varis oldu, onun yerine geçti. “Peygamberler altın ve gümüş miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar” hadis-i şerifine göre bu miras mal mirası değil, “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma” (Sâd, 38/26) buyurulduğu üzere, insanlar arasında hak ve adaletle hüküm yürütmek için yerine geçmek, yani bahsedilen ilim ve iyilikte, peygamberlik, hakimiyet ve siyasette yerini tutmaktır ki, bu yere Hz. Davud’un ondokuz oğlundan Süleyman (a.s) geçti. Ve, Allah’ın nimetini açıkça ifade ve bunu yaymakla kendilerine verilen mucizeleri kabul ve tasdik için halkı davet etmek üzere Ey insanlar! dedi. Bize mantık-ı tayr öğretildi, mantıkuttayr, yani kuş dili öğretildi.
MANTIK: Aslında konuşma demektir. Bununla beraber konuşmanın çıkış yeri olan ruhî kuvvet mânâsında da terim olarak kullanılmıştır.
Bilinen nutk (konuşma) ise gönülde gizli olanı anlatmak için seslenilen ve çoğunluğu dil ile çıkarıldığından dil, lisan veya lügat da denilen tekil veya mürekkeb (bileşik) söz ve kelimelerdir. Ve “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara, 2/31) âyetinin bildirdiğine göre insana has bir özelliktir. Konuşmada aklî deliller veya olağan deliller bulunabilirse de asıl olan kullanılışı itibariyle bir mânâya delalet etmesidir. (Konventionel)
Onun için konuluş itibariyle delaleti bulunmayan, bir mânâ ifade etmeyen bir sesle tabiî ve aklî bir ilgi ile bir mânâ ifade edilecek olursa, ona gerçek mânâda konuşma denmez. Demek ki, konuşmanın hakikatinde biri cins, diğeri de fasıl (tür) olmak üzere iki açık özellik vardır. Biri söz (isterse düşünce halinde olsun), biri konuluş itibarıyla bir mânâ ifade etmesidir. Bundan dolayı bu ikiden yalnız birisi düşünülerek teşbih veya mecaz olarak konuşma denildiği de çoktur. Mesela, hiçbir ses çıkarılmaksızın yazı veya başka şeyler gibi özel işaretler koyarak bir şey anlatmak, gizli bir konuşmanın ifadesi olmak üzere mecaz olarak konuşma sayıldığı gibi. “Bu bizim kitabımızdır, sizin hakkınızda gerçeği söylüyor” (Casiye, 45/29) âyeti buna delildir. Konuluş itibariyle bir delaleti bulunmayan herhangi bir sesle seslenişe de; aklî ve doğal bir işareti bulunmak veya mutlak sessizliğin tersi bir ses olmak yönünden teşbih veya şekilde benzeme yoluyla konuşma denildiği de malumdur. Mesela güvercinin ötmesine udun çalmasına denilmiştir.
Şu halde konuşma denilen kavramda en önemli taraf, bir mânâ ifade etmesi olduğundan, mânâsız olan sözler bir yana atılıp delaletin konulmuş olması kaydından vazgeçilir de, gerek konuluş itibariyle, gerek aklî ve gerek doğal herhangi bir işaretle bir mânâ ifade edebilen sesler düşünülürse konuşmanın insana has olmayan bir anlamı elde edilmiş olur ki, işte mantıkuttayr, kuş dilinde de düşünülecek mânâ budur. Bu sebepten kuşun çeşitli duyguları arasındaki münasebetleri idare eden özel duygu ve kabiliyeti, kuş dili ve duygularını ortaya koymak için çıkardığı sesler de kuş dili demek olur.
Mesela horozun yem aramak için deşinmesinde bir mantık vardır. Yemi bulduğu zaman “dık dık” diye tavukları çağırması da bir konuşma, bir dil demektir. Gerek kuşların, gerek diğer hayvanların böyle sesleriyle bir diğerine bir şeyler anlattıklarında şüphe yoktur. Fakat bu mânâda kuş dilini bir dereceye kadar herkesin anlayabileceğine göre, Hz. Süleyman’ın mucizesinde daha derin bir mânâ anlaşılması gerekmez mi, diye bir soru hatıra gelir. Bundan dolayı, adı geçen peygambere mucize olarak kuşlar, ileride geleceği üzere Hüdhüd’ün söylediği gibi gerçekten tam bir söz söylediler, demişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber’e ağaçlar, taşlar söylemişti; fakat bu mânâya göre de Süleyman (a.s)a kuş dili değil, kuşa insan dili bildirilmiş olur. Halbuki “Bize kuş dili öğretildi.” buyurulmuştur. Bu sebepten önemli olan husus, kuşun söylemesinden çok, Süleyman (a.s)’ın anlamasında ve anlayışının derinliğindedir. Hem de Kur’ân’ın ifadesine göre bu anlayış, sadece kuşun dilinde, lügatında değil mantığındadır. O yalnız kuşların sesleri veya hareketleri ile ifade ettikleri hislerini anlamakla kalmıyor, o hisleri idare eden ana mantığı, işin gizli ilâhî sırlarını biliyordu. Böylece onların şakımalarındaki yüce Allah’ı tesbih ve tazimlerini anladığı gibi, onları idaresi altına alarak kendine has teşkilatıyla ordusunda hizmette de kullanıyordu.
Eşyanın parçalarına ilişkin duyumlar, mantık’ın gerekli prensiplerinden olduğu için, duyguların ilmî görüşlerle erişilemeyen zorunlu bir mantığı vardır. Zihinde parçaları birleştiren bir şekillenmenin meydana gelmesi için cüzden cüze, parçadan parçaya intikal, yani (temsil) bu mantıkla başlar. İdare ve siyaset adamlarının değişik değişik işlere ait görüşlerde isabet edebilmeleri bu mantığın yaratılışlarındaki kuvvetiyle orantılı olur. Kuşların, umumî söz ve lafızlar ortaya koyabilecek birleştirici bir şekillendirme gücüne sahip olduklarını bilmiyorsak da duygularının yüksekliği bilinmektedir. Kuşun aslı, yüksek bir duyguyla uçmak özelliğini ortaya çıkaran bir hayat anlayışındadır. Bunun için “mantıkuttayr” dersinden bizim zihnimize hemen gelen mânâ, kuşların duygularındaki ilişkileri sezecek kadar derin ve uzaklardaki parçalara girebilecek kadar yüksek bir his ve anlayış ile beraber, aynı zamanda kuşların tabiatı olan uçma ilminin dahi öğretilmiş olmasıdır.
Gerçekte “Süleyman’a sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı verdik.” (Sebe, 34/12) ve “(Sülayman’a) istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı emrine verdik.” (Sâd, 38/36) buyurulduğu üzere havanın Süleyman (a.s) emrine verilmiş olması, bu ilimle ilgili olduğu gibi; göz açıp kapayıncaya kadar kısa, bir anda bir tahtın getirilivermesi maddesindeki “Kitaptan bir ilmin” (27/40) de bu ilim olması gerekir. Netice olarak, mantık-ı tayrda, kuş dilinden başka bir mânâ vardır. “Yani mantıktır, kuş dili değildir” diyen Keşfü’l-Esrar sahibi ile beraber biz de buna meşhur olduğu üzre, yalnız “kuş dili” demeyi yeterli görmeyip Kur’ân’ın lafzını koruyarak “kuş mantığı” demeyi uygun buluyoruz.
Süleyman “Bize kuş mantığı öğretildi” demekle peygamberliğini anlatmış olduğu gibi, mülkünü anlatarak da şöyle demiştir. Ve bize her şeyden verildi; her şey değil her şeyden. Müfessirler bu deyimin çokluktan kinaye olduğunu söylüyorlar; bununla devlette, servetin önemine işaret edilmiştir. Şüphesiz ki bu, zikredilmiş olan ve öğretilen ilim ile verilen servet doğrusu apaçık bir lütuftur. Yüce Allah’ın hamd ve senaya layık olan ve mümin kullarından birçoğuna bile verilmemiş bulunan apaçık ihsanı ve lütfudur ki, bunun gerçek mânâda şükrünü yerine getirmek için, Allah’ın kullarını bu nimetten faydalanmaya çağırmak ayrıca bir vazifedir.
Elmalı Tefsiri
Elmalılı Hamdi Yazır
Sebeb-i Telif
Sebeb-i Telif / İsmet Özel
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına.
Yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla.Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilkönce damarlarımızda duyduğumuz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
Bize ait olan ne kadar uzakta! Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
“Üstümde yıldızlı gök” demişti Königsberg’li
“içerimde ahlâk yasası”.
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem, girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız.
Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bir isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
Simurg

EK$İ SÖZLÜK’TE SİMURG
- “kuşlar ülkesinin bütün kuşları kafdağı’nın ardındaki padişahları simurg’u bulmak için yola çıkarlar. fakat yolculuk uzun ve zorludur. isteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülürler. kafdağı’na varanların önünde ise hepsi birbirinden çetin yedi vadi uzanmaktadır. istek, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri. yedi vadiyi aşabilen otuz kuşu ise simurg yerine bir süpriz beklemektedir.”
(bkz: tasavvuf)(caelumluna, 24.11.2000 13:38 ~ 29.09.2003 03:43) e(256,271687,’caelumluna’);
- simurg, farsça otuz kuş demektir.
(bkz: si) (bkz: murg)(caelumluna, 24.11.2000 14:55 ~ 23.05.2001 23:53) e(256,271761,’caelumluna’);
- zümrüd-ü anka
(syncope, 21.09.2001 17:12) e(256,675265,’syncope’);
- bi zamanlar ntv’de bu isimde bir program vardı.abidin dino’nun falan hayatını anlatmışlardı.
(feraye, 21.01.2002 12:50) e(256,929878,’feraye’);
- bir zamanlar ntvde yayınlanan zeki demirkubuzun da birkaç bölümde yönetmenlik yaptığı belgesel dizisinin adıydı. aklımda kalan isimler, ara güler, bedia muvahhit, yaşar kemal, abidin dino, aziz nesin…
(oztokyolu, 11.04.2002 17:53 ~ 16.04.2002 18:48) e(256,1178778,’oztokyolu’);
- simurga da denir. zumrud-u anka kusudur. bu kusun ozelligi gozyaslarinin sifali olmasi ve yanarak kul olmak suretiyle olmesi, sonra kendi kullerinden yeniden dirilmesidir..
(granieve, 27.07.2002 14:12) e(256,1469384,’granieve’);
- her birine oykuler yazdigi dussel takilar tasarlayan kursat’in gumuslerine kazidigi adi…
(antiphellos, 26.08.2002 23:50) e(256,1546822,’antiphellos’);
- ece ayhan:”ben bir gizli vezin geregi ’simrug’ derim, farscasi ’simurg’dur, ‘otuz kus’. sizin anlayacaginiz ‘phoenix’. ortadogu’da ‘anka’ da deniyor. iran havayollari’nin guzel amblemi.
iste, kisacasi; bir masal kusu.”(keziban, 29.11.2002 14:12 ~ 24.02.2003 15:11) e(256,1897669,’keziban’);
- iran mitolojisinde, üzerinde otuz çeşit kuşun rengi bulunduğu için anka kuşuna verilen isim..
(burali, 02.05.2003 16:18) e(256,2752364,’burali’);
- ayduca ttchat ve eski ttnet irc sunucunun help opertorlerinden birisi
(hybridus, 09.05.2003 17:12) e(256,2786254,’hybridus’);
- otuz kuş anlamına geldiği trt’nin kültür ve edebiyat programlarında baygın bir seslendirmeyle tekrar tekrar anlatılan hikayesiyle beynimize çakılmış olan kelime
(ventolin, 27.06.2003 12:09) e(256,3025418,’ventolin’);
- antalya da bir cafe&bar
(janaina, 23.07.2003 23:32) e(256,3137550,’janaina’);
- (bkz: gökyüzünde alev alev yanan kuşlar)
(bkz: phoenix)
(bkz: kızıl elma)(time, 27.07.2003 01:42) e(256,3149645,’time’);
- simurg, bir masal kuşudur. uzun boynunda beyaz bir halka bulunan, safran tüylü, güzel sesli, insana benzer kocaman bir kuş…kuşların sultanıdır. kaf dağı’nın ardında yaşar.
(simon templar, 07.10.2003 19:05) e(256,3421999,’simon templar’);
- bu efsane şöyledir:iran’ın güneyinde yaşayan 300 kuş aralarındaki efsanelerde geçen tanrısal kuş simurg**‘ya ulaşmak için kuzaydeki kaf dağına doğru yola çıkarlar. yolları dağlık bir araziden geçmektedir ve dağların arasındaki geçitlerden uçan bu kuşlar durmaksızın uçmaktadır. aradan zaman geçer izledikleri yolda bazı sapaklar olduğunu görürler. pek çoğu bu sapaklardan (ki bu sapaklar tembellik, bencillik, kıskançlık gibi şeyleri temsil etmektedir) dönerek kaybolur fakat geriye kalan 300 kuşun 30u yollarında şaşmayıp dümdüz ilerler ve kaf dağına varırlar ancak aradıkları simurg burada yoktur. simurgu bulamayınca bir şeyi anlarlar, simurg aslında buraya varmayı başaran ve yollarından dönmeyen, kötülükle aldanmayan bu 30 kuşun ta kendisidir.zaten simurg farsçada otuz-kuş anlamına gelmektedir*
not: bazı yerlerini yanlış hatırlıyo olabilirim ama genel olarak böyle
(silvalinionisis, 01.01.2004 13:40) e(256,3744548,’silvalinionisis’);
- (bkz: smurf)
(mortishia, 01.01.2004 13:45) e(256,3744552,’mortishia’);
- efsaneye göre, kuşlar, sultanlarını bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün…
yol uzun, yolculuk zorludur.
“aşk denizi”nden geçerler önce…”
“ayrılık vadisi”nden uçarlar..”.
“hırs ovası”nı aşıp, “kıskançlık gölü”ne saparlar..”.
kuşların kimi aşk denizi’ne dalar, kimi ayrılık vadisi’nde kopar sürüden…
kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle…
yolculuk bittiğinde, kaf dağı’nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir.
sultanları simurg’u bulamazlar orada…
sonunda sırrı, sözcükler çözer:
farsça “si”, “otuz” demektir.
…murg” ise “kuş”…
“30 kuş”, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir.
ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.(libertarian, 05.02.2004 11:49) e(256,3859485,’libertarian’);
- rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan simurg anka, bilgi ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş…kuşlar simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da simurg’u bekler dururlarmış. ne var ki, simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
ancak simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan kaf dağı’nın tepesindeymiş. oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. yorulanlar ve düşenler olmuş.
önce bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
baykuş yıkıntılarını özlemiş,
balıkçıl kuşu bataklığını.
yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen altıncı vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu yedinci vadi “yokoluş”ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… kaf dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;
“simurg anka – otuz kuş” demekmiş.
onların hepsi simurg’muş. her biri de simurg’muş. simurg anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan
sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…
(libertarian, 05.02.2004 11:55) e(256,3859500,’libertarian’);
- (bkz: bir siborg olarak simurg)
(nuri altuzer, 05.02.2004 12:11) e(256,3859540,’nuri altuzer’);
- hasan çelikkol un yazdığı bir şiirin adıdır, şiir ise şöyledir;hisarönünde gördüm seni, yanında bir çocuk
gözleri tutsak
çiğneyip geçtin ayağının tozuyla, olgunlasıp
elmaların rengi düsüyor karatahtayaşu kar taneleri bir düsse çocuk olurdun
karsı kıyıda el sallayan umudun üstüne
yorgun düstün
gecenin içinde
dal olmus bir çocuk, küçük alfabesi uzaktasalınır yıldızlar
üsümen geçer
bir genç havada takla atar
her yanım ormanyedi dipsiz vadi asılır karanlıkta
bilgi ağacının dallarında gördüm
umut, içinde tanrı, baktım kar taneleri değiyor yüzüne(siyah marti, 05.02.2004 19:35) e(256,3860651,’siyah marti’);
- antalya’da daha biz gençken açıldığında gerçekten sıkı bi ortamı olan,sonra piyasaya ayak uydurup yüzeyselleşen ve son zamanlarda full yerli şarkı çalan,zamanında össye hazırlanırken birasını içip müzik dinlediğimiz ama şu anda asla gitmek istemediğimiz mekan..
(shout, 26.05.2004 16:30) e(256,4424334,’shout’);
- ulkenin ilk vicdani retcisi u.tayfun gonul‘un 2000-2001 civarinda antalyada acmis oldugu cafe.
(bla bla, 21.07.2004 17:15 ~ 11.08.2004 18:42) e(256,5090969,’bla bla’);
- 30 farklı kuşun özelliklerinden oluşan, rüya ülkelerine kanat açan ve gözyaşları sihirli olan kuşların kraliçesi.. ölümsüzlügün sembolu..
ama tanıdığım simurg şimdilerde müziğe ara veren alternatif rock gurubu.(fatuse, 30.07.2004 17:21 ~ 17:23) e(256,5203278,’fatuse’);
- fars mitolojisinde yer alan bir hikayede adı gecen “sembolik” kuş, batı dillerindeki karşılığı “phoenix”dir. lugat anlamı “otuz kuş” şeklinde ifade edilmekle birlikte, esasında istılahi anlamıyla, özellikle doğu kültür havzalarında kendine yer edinmiştir. söz konusu hikaye bu başlık altında zikredilmiştir, fekat dikkate şayan kısmı simurg un; insanın kemale erme, kendini bulma ihtiyacının değişik hal ve evrelerden gecerek ulaşılabilecek bir son olduğunu sembolize etmesidir.
ayrıca hernekadar bu mesele (kemale erme) tasavvuf dairesi içinde ele alınıyor olsada, salt tasavvufa ait bir olgu olmayıp, ontolojiktir ve yasadığı ölüm korkusu, gördüğü işkence ve ihanetler ve nice iniş cıkışlardan sonra bir “devrimci”nin de “kendini bulması” muhtemeldir.her insan ömrü hayatında bu vadilerden gecer, düşer…. kimi zaman bir yakının ölümü kimi zaman bir aşk acısı düşürür insanı derin vadilere, umutsuzluğa, ye’is e, ve acıya. ama zor olan bunlar değildir, zor olan yeniden ayağa kalkmak ve yolculuğa devam etmektir. her darbe biraz daha arındırırsa bizi, biraz daha özgürleşeceğizdir.
simurg insanın özgürlüğe yolculuğunun hikayesidir….
” ve yine rivayet olunur ki, her simurg yanarak öldüğünde küllerinden doğarmış yeni bir simurg”(simurg anka, 16.08.2004 22:41) e(256,5418787,’simurg anka’);
- hüseyin ferhad‘ın yüreklere otuz kuş uçurduğu, otuz şiirli şiir kitabı. ekin yayınları’ndan.
Cyrano!

Yüzyıl önce tarihler, 1900’ü dönerken, Fransa’nın en meşhur adamı Cyrano de Bergerac’ın yazarı, Edmond Rostand idi. Aynı yıllarda Fransa’da Dreyfus davası sürüyordu. Ama edebiyatçılar, gazeteler, halk, Rostand’ı konuşuyor. Yediği, içtiği, giyindiği, söylediği herşey halkın ağzında. Cyrano de Bergerac yeni sahnelenmişti. Dünya edebiyatı sanki romantizmi yeni keşfediyordu, bu denli naif ve bu denli kutsal imgeler, kılıç, şiir, aşkı bu denli sarhoş edici şekilde hiçbir yazar biraraya getirememişti.
Oyun hızla başka dillere çevrildi. Uzak ülkelere kumpanyalar. Hatta İstanbul’a dahi geldi, ancak, oyunun kahramanının uzun burnu, Abdülhamit’in burnunu andırıyordu, izin verilmedi!
Cyrano, Don Kişot, Hamlet, Raskolnikov gibi dünya edebiyat tarihinin “hazret”lerinden. Aşk mektubunun üstündeki gözyaşlarını, seni yazmak ne zor Cyrano! Aldığın yaraları taşıyor hâlâ yazarlar. Nükte, alay, şiir, kılıç, düello, yoksulluk, gurur ve aşk. Bunlar için, bütün coğrafyalarda paranın, şöhretin saltanatına karşı hâlâ senin tiradların okunuyor Cyrano: “İstemem eksik olsun!”
Onbinlerce kez sahnelendi. Ancak, Fransız halkının bu oyuna düşkünlüğü çok zaman sonra alaya dahi alındı. Nerdeyse bizim “Malkoçoğlu” filmlerine döndü.
Her eserin konusunu, halk, Tanrı, insanlar, eşyalar, vs. oluşturur. Cyrano’nun konusu ise: “Edebiyat”tır. Eser, edebiyatın ne olduğunu ve temel kavramlarını işler. Son sahnede, sevgilisi Roxana’nın, manastır bahçesinde akşam vakti işlediği gergefin üstüne düşen yapraklar, bu oyunda “azrail” rolünü oynar. Bu oyunda, çapkınlık, sevişme, buluşma hiç yoktur, hepsinin rolünü “yapraklar” üstlenir.Genç edebiyatçı için Cyrano’yu okumak askerlik hizmetidir. İşgal kuvvetlerine (medya yazarlarına) karşı savaşmak için edebiyatın haleti ruhiyesini, doğuş sebeplerini, varlık sebebini en iyi anlatan bu naif, romantik şaheserdir!Yapraklara hayranlığımızla eğlenmeyin. Onların bir sonbahar günü, rüzgarla hayranlık verici son uçuşlarında nefes kesici akrobasileri hüznümüzü kırbaçlar. Duygu ve hayallerimizi, insanlığın bayrağı yapan yaprakların bu son süzülüşleridir. Ağacından firar eden, kendini ateşe, bilinmeyene atıveren yaprakların havadaki “s” kıvrımları sevgilinin dudak çizgileridir. Rüzgarın nereye savuracağını bilmeden korkusuzca boşlukta raksedişleri edebiyat’ın cennetidir! İnsanlar, mal, para, mülk sahibi olmayı ister. Edebiyatçının mülkü sadece bu yapraklar! Bir imge olarak edebiyatın hazineden sorumlu bakanıdırlar. Rüzgarda kendini boşluğa umarsızca bırakışı ruhun en güzel en isyankar süsüdür!Cyrano’yu eşsiz bir klasik yapan, hâlâ insanoğlunun ruhunu kamçılamasının sebebi: “güzel sözler”dir. Cyrano için güzel söz: “hayatın anlamı, hayatın tadı.” Zeki ve ince ruhlu insanların büyüleyici sözlerinden güzel ne vardır dünyamızda. Güzel bir söz, çoktan hayatımız için lüks oluverdi. Oysa mutlu hayat dediğimiz şey, bizi övmüş, okşamış, şımartmış güzel sözleri topladığımız gizli sandıkların ta kendisidir. Güzel sözlerle okşanmamış bir kadın, canlı bir cenazedir!Kanımızın sıcaklığı, sinirlerimizin titreşimi sabah akşam bir güzel söze muhtaç! Güzler sözler neden aşırı duygusallığın konusu oluverdi. Modern topluma nefretimiz, sert eleştirimiz bu, bir güzel söz sahibini artık melankolilikle suçluyor, aşırı incelik, başka, ilginç, tuhaf bir yere doğru uzaklaştırıyoruz. Estetik ameliyatlar, ölümcül diyetlerle, topluca bedenlerine işkence eden kitleler, bir güzel söz öğrenmek ve söylemeyi neden hiç dert edinmiyor. Bedenimize nitelik katan bir güzel sözdür. Belki de çağımızın depresyonları, psikiyatristlere koşturmaları bir güzel söz eksikliğinden.Birden aklıma geliverdi işte, divandan: “Bahçeler bezendi, çimenler süslendi. Sevgiliden geliyorum haberini, benden önce bu bahçeye kim getirdi!”…
Bir zamanlar insanlar canlarını güzel sözlerle korur, bedenlerini kötülüklerden güzel sözlerle kurtarırdı. Zerafet, sanat, nezaket ancak güzel sözlerle mümkündü. Bir zamanlar neden insanlar ölümsüzlüğü güzel sözlerde ve onların ince hikmetlerinde, okşayışlarında aradı! Kalbimizi saran bir güzel söz, göğsümüzün üstüne bastırdığımız sevgiliden bir küçük pusuladır. Velhasıl bu amansız gerilla savaşında tek nevalemiz ve silahımız sadece çürümüş yapraklar! Allah kimsecikleri kurumuş yapraklardan, bahçelerden, uzun yürüyüşlerden, güzel sözlerden eksik bırakmasın. Hayatımız için çok sert tedbirler alın, birkaç güzel sözü kalbinize bastırın!Roxana, oyunun kadın kahramanı, iki sevgilisine rağmen ömrünce bir erkeğe dokunmadı, ölen sevgilinin aşk mektubunu yaşlanıncaya kadar kalbinin üstünde sakladı. Güzel sözlere düşkünlüğüyle zerafet ve nezaketin timsali, bu güzel sözleri derin bir sır, dünyanın en büyük hazineleri gibi “taşıyışıyla” Fransız edebiyatının, romantizmin baş kahramanı oldu! Genç edebiyatçıların ne zaman ruhu çalkalansa, sokaktaki bütün kadınları Roxana gibi görür. Roxana, saf, temiz, pırıl pırıl bir aşk ve yüce fedakarlık! Genç yazar, genç şair, duy sesimi, sokaklarında kelime güzelliklerini kahramanlaştıracak tek bir Roxana kalmadı!Roxana’ya aşık iki erkek, biri Christian, diğeri gizlenmiş sevgilisi: Cyrano! Christian çok yakışıklı, Cyrano çok çirkin. Cyrano aşkına ebediyyen karşılık alamayacağını bilir. Christian’a yalvarır: “Sen bana güzellik ol / Ben sana ruh olayım!”…Güzel yazılar, güzel sözler toplumun ruhudur! Göklerden bir güzel söz için ayrıldık. Tanrı’nın yanından, birbirimizi okşamak, iltifat, şımartmak için uzaklaştık! Yazarların geceleri gidip gidip ziyaret ettiği bir kavmi var. Kara toprakla sevişen. Kara saçlarını tarayıp uzun selvilere dayanan. Çekingen, utangaç, gizli, gecelerin ülkesi. Ağır yükler taşır gibi kararan havayla inliyor gibi. Et deri kalmamış, üzüntü, sıkıntıdan kararmış akşamlar. Sözün kabarık coşkusu olmasa, bu sert, bu demir paslı keskin perdesi akşamların. Akşamlara yarı sarhoş koşan kimlerdir? Tam vazgeçerken bu dünyadan bizi alıkoyan kimin dudaklarından dökülen sözlerdir.
Hayatı, ruhumuzu güzelleştiren, ey güzel sözler! Sizleri kimler yazdı! Ne çok yazdı! İnsana hoşça vakit geçirtmek, şeytanları, boğucu sıkıntıyı taşlamak, bu hüzün tadlandırıcısı, bu duygu lezzeti, bu hayal gücü kimlerin? Durduk yerde büyük bir sevinç yaşamak için, durduk yerde zevkten deliye dönmek.. Kaç insan içimizde sandıklarında saklıyor bu sözleri. Ruhumuzu büyük ve eşsiz yüce bir manzaraya çeviren bu sözlerle içimizde kaç kişi gece gündüz yatıp yatıp kalkıyor. Aşksız geçen tek bir akşamı nasıl kaldırır bu kalabalıklar!
Cyrano, eşşiz, meşhur uzun burnuyla bir çirkinlik abidesi! Aşağılık komplekslerinin en fecisi. Dalga, daşşak geçenlerin efsanesi! Halkın alayları motor gibi makine gibi ara vermeksizin dalgasını geçer. En sağlam ruhları bile paramparça eden bir halk faşizmi. Yalnızlığa itilir. Başına her an kakılan bu bedeni kusur, hayatı için her saniye ona hatırlatılan ne büyük bir tehlike. Osmanlı orduları başkomutanı Enver Paşa’nın boyu fazla kısaydı. Atatürk’ün boyu kısa, sesi inceydi. Bir yığın aşağılık, alçak ve namussuzla her an uğraşmak zorunda! Burnunu, iğneleyici, zehirli sözleri ve kılıcıyla ölünceye dek korur! Çirkinliğini, kılıcı, şiiriyle maskelemek ister. Cyrano, basit, mıymıntı, şöhret düşkünü, burjuva özentisi insanları hiç sevmez. Onunla başedecek güçte şair yok. Şairliğiyle soylu değerler ifade eder, çirkinliğini unutturup, saf, temiz, yüce bir erdemle özdeşleşmek ister. Ama bu büyük kargaşa, çelişki, çözülemeyecek bir büyük trajedi, çünkü ne denli yüce sözler söylese, burnu her zaman o güzel sözlerine çelme takıp yine alay konusu oluyor. Gülünç, iğrenç, korkunç bir burun sahibinin soylu duyguları dile getirmesi, o burnu kendine bağışlayan Tanrı’ya karşı bir isyan, zaten Allah’a inanmaz. Burnunu gözlerden hiç saklayamaz. Gizlenemez bu çirkinlik, Cyrano’yu korkusuz ve çok amansız bir şövalye yapar. Sözleriyle başka bir bedene girmek zorunda. Durmaksızın soylu sözlerle pis, çirkin, basit insanlarla dolu bu hayata karşı koymak zorunda. Bu korkunç burun Cyrano’yu çıldırtmıştır, bu bedensi cinneti, büyük bir zekanın ürünü, incelmiş söz oyunlarıyla aşmayı dener!
Cyrano’nun kendi burnuyla dalgasını geçtiği tiradlar inanılmazdır, çirkinliğini korkusuzca tasvir ederken bulduğu söz oyunları, edebiyat tarihi için eşşizdir: “Yaptırın ona bir küçük şemsiye / Yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!”.. “Ey burun, bütün cihanda / Seni nezle edecek güçte tek rüzgar bulunmaz!”.. Yine kendine şöyle seslenir: “Mösyö kibarsınız muhakkak / yoksa imkanı var mı cumba sahibi olmak !”..
Çok şiddetli, acı verici, ruh azaplarından doğmuş bu cümleleri, dalgasını geçenlerin yüzüne karşı, meydan okuyarak söyler ve son cümlesi: “Ancak, bana böyle şakalar yapamazsınız / Çünkü karşınıza çıkar / Bergerac’ın kılıcı!!”..
Edebiyat, yüce olanla bayağı olanın çatışmasından doğar! Ancak, yüce sözler söyleyen ağzının bir santim üstündedir o bayağılık abidesi çirkin burun! Kendisine yaptığı bu ağır şakaları zevkle okuması, gücüne güç katar. Cyrano zeki lafları, zarif buluşlarıyla dalga geçenleri denetim altına alır, susturur. Sanki çirkin burnu onu, soylu duygularla büyük bir başkaldırıya hazırlar. Basit, budala insanlara karşı bir isyan düzenler. Kendisini çıldırtan çirkinlik, burjuvalara karşı savaşının bayrağı olur. Ya da iç rahatlığını bulabilmek için, herkesten önce itiraf, teşhir edebilmeli bir insan çirkinliğini. Haysiyet sahibi insanlar, çirkinliklerini görmeden, başkalarına ateş açamaz. Ve sanki, gözünün önünden bir an gitmeyen bu çirkinlik, onu sürekli, güzel, soylu, zeki sözler söylemede talim sahibi, uğraş sahibi, kendini aşmak zorunda bırakır. Çirkin burnu, onu şiddetli bir radikal yapar. Yani, en ulaşılmaz yere, bu burunla hiç girilemeyecek yere, romantizmin kalesine tırmanır. Edebiyatın gizli anahtarını saklandığı yerden bulup çıkartmıştır: “Gurur!” Çirkin burnu, Cyrano’yu başkasından, halktan dışarı koyar, tek başına bırakır, orijinal bir yalnızlık, burnuyla yalnızlığa itilmek istenir. Kalabalık içinde onurlu insanlar gibi yaşamak bir yana, kalabalıklara “onur” dersi verir, herkesle durmaksızın savaşmak zorunda kalır. Bir bayağı komiklikten, inanılmaz bir tragedya yaratmak zorunda. Zaaf, edebiyatçıyı coşturmakla, zaaf edebiyatçıyı azdırmakla kalmaz, zaaf, yüce erdemin en kuvvetli ilacı olur ve basit ve zavallı kitleleri kılıcıyla yararak en imkansız tepeye tırmanır: Edebiyat tarihinin en romantik kahramanı, bayrağı, insanların en çirkini Cyrano olur!
Kılıç ve üstün söz yeteneğiyle korkunç çirkin burnunu aşan Cyrano, bu zalim burunla yalnız sevdiği kız karşısında utanır! Canıyla, bedeniyle sevgilinin önüne çıkamamak. Şerefi için meydan meydan dövüşen Cyrano, aşkı sözkonusu olunca bir korkak gibi davranır. Çirkin burnu yüzünden yüz kızartıcı bir suç işlemiş gibi saklar kendini. Bu radikal romantik, aşktan darbe üstüne darbe yer ve ebediyyen sözlerinin arkasına gizlenmeye karar verir. Bu soylu fedakarlığı bir hayalperestlik değil, edebiyatın amacıdır bu gizlenmek. Cyrano’nun kalbinde bitmeyen bir düzensizlik kolgezer. Çıkıp dobra dobra konuşamamak, hayatın en katı gerçeği. Ne söz, ne şeref, ne kılıcı bu utancı örtemez. Ama inadla aşkının üstüne gider, aşk savaşından bir saniye kaytarmaz, gizlendiği yerden ömür boyu mektuplar yazar.
Sevdiği kız Roxana kuzenidir, çocukluğundan beri tanışırlar. Roxana, Cyrano’yı ağbi bilir. Birgün Cyrano’dan, kendisini Christian denen yakışıklı çocukla tanıştırması için yardım ister. Sevgilinin ricası, emirlerin emridir. Başka bir çocuğu bulup elinizle teslim edeceksiniz, dayanılmaz çatışmalarla doludur Cyrano’nun ruhu!
Cyrano, yine, burjuvalara, şiiri ve kılıcıyla meydan okuduğu birgün, Christian sürekli onun burnuyla dalgasını geçer. Bu inanılmaz bir meydan okumadır Cyrano’ya. Cyrano hangi cümleyi kursa, Christian karşısına geçip “burnun mu?” der, defalarca. Etrafındakiler Cyrano’nun çocuğu asla affetmeyeceğini, doğrayacağını düşünür. Cyrano hayatında ilk kez kendine yapılan alaylara katlanır. Düz yakışıklı Christian’la başbaşa kalır ve Roxana’nın ona ilgisinden söz eder. Arkadaş olurlar!
Ancak, Christian çok tutuktur, konuşmasını bilmez, aşk sözcükleri bulamaz. Roxana karşısında rezil olacağını düşünür. Cyrano devreye girer, aşk mektuplarını kendisinin yazacağını söyler. Edebiyat, başkasının mektubunu yazmaktır. Christian’ın da çok sert bir karakteri vardır, Roxana, beni olduğum gibi kabul etsin diye diretir. Başkalarının yardımı, sözüyle sevilmesini asla kabullenmez. Ve Roxana’nın karşısına olduğu gibi çıkmaya karar verir, büyük bir hüsran yaşar.
Çünkü Roxana’ya sadece “seni seviyorum” diyebilir, Roxana ısrar eder: “hadi”, “devam edin lütfen, büyüleyici, sarhoş edici sözlerinizi bekliyorum” der. Christian kekeler, tıkanır, söz bulamaz, yeniden ağzından sadece “seni seviyorum” der. Christian’ın bir cümle dahi kuramadığını gören Roxana’nın hayalleri yıkılır, aşkı biter. Sevdiği adamın bir boka yaramadığını düşünür. Bu dünya güzeli yakışıklı çocuğu hiç umursamaz, “ruhu da güzel olmalıydı” diye inad eder. “Benim tanıdığım Christian soylu, yüce, güzel sözler söyleyebilmeli” der!
Christian, aşkını kaybedeceğini anlayınca Cyrano’nun tavsiyesine istemeden uyar, bir gece, Roxana’nın penceresinin ardında, karanlık içine saklanarak, Cyrano’nun kendi ses tonunu taklit edip Roxana’yı mest etmesine izin vermek istemez, ama, itiş kakış içinde Cyrano, Christian’ı itip kendi rolünü oynar ve Roxana yeniden Christian’a aşık olur…
Christian mağduriyetini kabullenmez. “Beni olduğum gibi sevsin” diye diretir. Yazar, bu romantik idealist tabloda, Christian’ın şahsında insan asaletini çok sağlam resmeder. Çünkü Christian için mağduriyeti kabullenmek tüyler ürpertici bir aşağılanmadır. Bu yüzden asla Cyrano’nun suflörlüğünü kabullenmez. Modern toplum bize şöyle seslenir, mağduriyetini kabullenip, kendinizi acındırın, asla itibar talebinde bulunmayın, isteklerinizi ancak bu şekilde müzakere edebiliriz. Değil gurur, soğukkanlı görünmeniz dahi cezalandırılır. Modern toplum bütün insan yavrularına aynı yıkıcı merhameti gösterir, kendinizi acındırın, ağlayın, zırlayın ki, yardım edelim, der. Çünkü, gururu yıkarsanız öfkeyi de yıkarsınız. Öfke yıkılırsa “kutsal”ı da bertaraf edersiniz. Yani, beş kuruşluk yardım için insan ortadan kaldırılır. Şefkat talep eden, merhamet dilenen bir köpekler sürüsüne döneriz, soylu aşklar artık bizim neyimize!
Christian asla yardım talebinde bulunmaz. İnanılmaz bir sertlikte bir adalet duygusuyla Cyrano’nun karşısına çıkar, “hayır o aslında seni seviyor” diye diretir. Küçücük duygular üzerine düşünün. Küçük korkular, küçücük kuşkular, küçücük telaşlar. Düşünemediğimiz kadar çokturlar ve günboyu yiyip bitirirler bedenimizi. Bize küçük dehşeler hazırlar ve en derindeki “egomuzu” parçalayıverirler. Çünkü, en derindeki sütun, “adalet” duygusudur. Modern toplum bize, yakın, yıkın, menfaatiniz için küçük hileler, yalancılıklar, sahtekarlıklar yapın diye diretir, sebebi, en derindeki “adalet” duygumuzun yıkılıp, onların vahşi iktidarlarını kabullenmemizi sağlarlar. Bir insan ele geçiremeyecek, sahip olamayacak pahasına “adil” davranmalı. Bu yüzden Christian’ın ıstırabından derin zevkler alırız. Christian gibi çok yakışıklı bir gencin birkaç güzel söz beceremiyor diye, “mağdur” düşürülmesi de oyunun inceliğidir, ancak, Christian’ın bu mağduriyeti asla kabullenmeyişiyle, yüksek, asil bir sevgili olarak gözümüzde büyür. Cyrano’yu artık çok daha güç bir vicdan hesaplaşması beklemektedir…
Christian’la Cyrano arasında “hayır o aslında seni seviyor” kavgası ve çekişmesi başlar. Christian savaşta ölene kadar, iki aşık birbirine “hayır o aslında seni seviyor”u ispatlamak peşindedir. Cyrano, Christian savaşta son nefesini verirken ona Roxana’nın aslında kendisini sevdiğini inandırmaya çalışır. Christian bu şüpheyi çözemeden ölür. Son nefesinde dahi Roxana’ya soru üstüne soru sorar, soruların hepsi, güzellik, çirkinlik üzerinedir… Christian son nefesinde Roxana’ya: “Roxana! Korkunç çirkin bir adam olsam yine beni sever misin?” der. Roxana: “Evet” der… Ve biraz sonra Cyrano’ya: “Herşeyi denedim, onun gerçek sevdiği sensin” deyip, ölür!
Gerçek sevgili kim? Yüzü güzel olan mı, ruhu güzel olan mı? Tanrı’nın bu acıklı trajik eşitsizliğine edebiyat bir adalet mekanizması olarak devreye girer bütün kıtalarda! Bütün coğrafyalarda tarihin ilk gününden beri bitmeyen bir meydan savaşı verir edebiyat. Çirkinliğinden endişe duyan çaresiz her sevgiliyi yakıcı sözleriyle silahlandırır.
Edebiyatın en büyük savaşıdır bu. Tabiatın kendisine karşı girişilmiş amansız bir boğuşmadır. Tabiata karşı, tabiatın sert, acı, katı gerçekliğine karşı “sembolizm”i keşfeder. Çünkü sembolizm, bütün eşyanın rengini, fiziki görüntüsünü değiştirir. Tabiatın bütün tasavvurlarına iç dünyamızın rengini verir. Sembolizm, katı, çıplak, acımasız gerçeğe karşı, edebiyatın verdiği isyan hareketidir! Bütün eşyaları, evleri, davranışları, tabiatı, Tanrı’yı, akla gelebilecek herşeyi silbaştan gözden geçirir, edebiyat. İnsanoğlu’nun tabiata karşı en büyük ayaklanmasıdır sembolizm! Fiziki gerçekliği “linç” girişimi! Kabarmış sözlerle, taşkın, kırılgan bir duygu imparatorluğu kurar ve abartılı şarkılarıyla hepimizi içine alır.
Christian, İspanyollara karşı savaşa katıldığı günden beri Cyrano onun adına günaşırı ondan izinsiz Roxana’ya mektuplar yazar. Roxana, mektupların duygusal süslerine, derinliğine dayanamaz ve tası tarağı toplayıp kadın haliyle düşman cephesi içine dalıp, Fransız askerlerinin yanına gelir. Askerler, bir kadının nasıl deli bir cesaretle düşman cephesini aştığına şaşırır. Roxana’ya işte bunu sorarlar. Roxana, bu gücü, Christian’ın yazdığı mektuplardan aldığını söyler. Mektupların duygusal gücü Roxana’ya bir kahraman kuvveti, korkusuzluğu verir. Hiçbir zorlama, dayatma olmadan, incecik ve zarif bir kadını savaşa sürükleyecek denli coşkun bu mektuplar edebiyatındır. Askerler, sert görünümlü cephe içinde, topların, silahların yanıbaşında zarif, nazik bir kadın görünce şaşırır. Roxana’nın dantelasından çok duygulanırlar. Elişi, süslü, kadın işi bu dantelayı askerler fazlasıyla abartır, dantela bir nevi savaşın amacı olur ve dantelayı flamalarına bayrak diye takarlar. Güzel söz, kadın zerafeti, dantela, korkusuzluk ve aşk cesareti, Fransız milli estetiği olur! Roxana’nın dantelası, cephedeki rütbeleri, üniformaları aşıp, savaşa ince bir ruh katar. Romantizm burada had safhadadır. Yazar, kadın dantelasına dahi militarist bir anlam katar, dantela, savaş aygıtının bir parçası olur, çünkü, vatan için ölmekle, aşk için ölmek duyguları 19.yüzyılı sarhoş eden “romantizm”in iki büyük ayağıdır. Vatan sevgisi, bir kadına aşk, içiçedir, işte bütün coğrafyalarda milli bağımsızlık savaşlarını coşturan “milli romantizm” budur!
İşte bu sahneler 1900’lü yıllarda Paris’in kibar kalabalıklarında duygusal infilaklara sebep oldu. Kibirli insanlar, yoksul insanlar bu duygusal patlamalarla Cyrano’nun aşkını kahramanlaştırdıkça, vatanseverlik de büyüdü. Ruhu soylulaştıran bu aşk hikayesiyle edebiyat, büyük kitleler içine girerek tarihinin en büyük kariyerini yaptı. (Türk milli edebiyatında “aşk” ayağı çok eksiktir, kadın yerine, fedakar ana, bacı kahramanlar kullanılmıştır!)
Roxana, gururla, Christian’ın yazdığını sandığı mektupları gösterir: “Bakın üstünde Christian’ın gözyaşları var!”.. Gözyaşları aslında Cyrano’nundur. Cyrano ayrıca, Christian adına son bir veda, aşk mektubu yazmıştır. Roxana, Christian’ın kalbi üzerindeki kanlı mektubu ebediyyen kalbi üstünde taşır. Üstünde Cyrano’nun gözyaşı, Christian’ın kanı bulunan mektup, bir muska, bir büyü gibi, Roxana’nın kalp ağrısını ebediyyen dindirmeye çalışacaktır!
Oyunun son perdesi, onbeş yıl sonra bir manastır bahçesinde geçer. Cyrano onbeş yıl boyunca, kalbinde sakladığı aşkı Roxana’ya hiç söylemez. Roxana, Christian’ın yazdığını sandığı kanlı mektubu onbeş yıl aralıksız göğsü üstünde taşır. Cyrano, her cumartesi iki eli kanda olsa Roxana’yı düzenli ziyaret eder.
Cyrano, burjuvaları eleştiren, budalaları affetmeyen, zehirli iğneleriyle herkesi sokmaktan yorulmayan yaşlı bir gazetecidir. Herkes çekinir, korkar Cyrano’dan. Kılıcının karşısına kimse çıkamaz, ama ölmesi için dua edilir. Bu acımasız, eleştirileriyle Cyrano, yoksulluğa, yalnızlığa itilir, bir tavan arasında sefil bir hayata gömülür. Söylediği sözlerin onuru için kimseden yardım aklının ucuna bile gelmez. Açlıktan ölür, nükteli, iğneli sözlerinden vazgeçmez.
Roxana’yı ziyaret edeceği bir cumartesi günü, manastıra ilk defa geç gelir, çünkü, karşısına kılıcıyla çıkamayan rakipleri bir suikast düzenler, Cyrano’nun kafasına kalas düşürürler. Cyrano yaralıdır. Ölmek üzeredir. Roxana ölmekte olduğunu bilmez.
Son sahne. Manastırın bahçesi. Bir sonbahar günü. Roxana yine gergef işlemekte. Akşam olmakta. Yapraklar, Roxana’nın gergefi üzerine düşmekte!
Bu son sahne, edebiyatın yerkürede düzenlediği en güçlü, en duygulu çatışmalarla doludur, ağlamamak, hüngür hüngür hıçkırmamak mümkün değildir. Bu son sahnede her replik, her cümle, kanlı bir mermi gibidir, üstelik akşamdır, üstelik bir sonbahar günüdür.
Cyrano, gergefin üzerine düşen sonbahar yaprağını görür ve sahne başlar, ilk cümlesi: “yapraklar”…
Yine mi o yapraklar.. Yaprakların onbeş yıldır Roxana’nın gergefinin üzerine düşmesi Cyrano’yu delirtmektedir, bütün oyun. Cyrano’nun bütün duygusal atmosferi bu tek cümlede özetlenir: “Yapraklar”…
Yapraklar, yapraklar, yapraklar! Bu eşsiz, manyak romantiği bir ömür boyu kudurtmuş ve tedavi etmiştir. Şimdi, aynı yapraklar, kalbine yine mermi gibi girmekte. Oyun kaçyüz bin kez sahneye konursa konsun, Cyrano’nun “yapraklar” deyişiyle salon patlaya patlaya hıçkırıklara gömülür. Oyunun en güçlü repliği tek kelimedir: “Yapraklar!”… “Yapraklar” deyişiyle, Cyrano kendini kaybeder. Bundan sonrası artık tufandır. Sevgilinin ağzından çıkacak her söz patlamaya hazır mayın gibidir…
Gergefin üzerine düşen her yaprak Cyrano’nun nefesini darlaştırır, boğar, ölümünü hazırlar! Roxana, binlerce kez çıkartıp okuduğu kalbinin üstünde gözyaşı ve kan lekeli Christian’ın mektubunu bir kez daha okumak ister. Mektubu bu kez ilk defa okumak için Cyrano ister. Cyrano yaralı ve cançekişmekte. Hava mektubu okuyamayacak kadar kararmıştır. Ancak, mektup, satırı satırına Cyrano’nun ezberindedir.
Cyrano akşam karanlığında mektubu okur ve Roxana karanlıkta nasıl okuduğuna şaşırır, bağırarak yerinden kalkar: “Bu mektupları yazan sendin…”
Cyrano son nefesinde yakayı ele vermiştir.
Roxana hayıflanarak, bunca yıl neden söylemedin diyerek delilenir ve mektubun üstündeki gözyaşlarını gösterir: “Bu gözyaşları senin… Benim gerçek sevdiğim sendin!”…
Cyrano, eliyle mektubun üstündeki kanı göstererek: “Ama, kan, onun kanı!”…
Bu aşk kimin? Gözyaşını döken mi, kan dökenin mi? Edebiyat, namus, şeref, derin bir bilgelikle bu büyük soruyu ortaya atarak Cyrano’yu yere düşürür. Yaraların ve soruların en büyüğüdür bu. Gözyaşı döken benim mi bu aşk, kan döken sizin mi? Bu toprak, bu sevgili kimin?
Ülkenizi soyuyorlar, halkınızı öldürüyorlar, bu kanın sahibi kimse aşkına sahip çıksın! Çünkü Cyrano, aşkı Roxana’yı, onun için kan döken Christian’a ebediyyen teslim etmiş, Roxana’ya dokunmamıştır! Kanı dökene, ömür boyu, derin bir saygı duymuş ve ebediyyen susmuştur. Hiçbir güzel sözün, hiçbir soylu duygunun, Christian’ın döktüğü kan kadar kutsal olamayacağını bilir. Bu büyük romantiğin gözyaşları, güzel sözleri ve soyluluğu artık hiç işe yaramaz! Çünkü kan, “onun kanı!”
Bu kan sizin kanınız, edebiyat sadece, yapraklar ve gözyaşlarıyla dolu bir çağrıdır! Edebiyatın, edebiyatçının “haysiyeti” budur!
Cyrano sendeleyerek ayağa kalkar, son nefesini vermekte. Arkadaşı, ölmekte olduğunu anlar ve ona: “Ay ışığı seni götürmeye geldi” der. Bu çılgın romantiği bu dünyadan ay ışığından başka kim götürebilir. Cyrano “mehtaba” döner. Elinde kılıcı, yanında sevgilisi ve karanlık ormanların üstünde mehtap!
Ay ışığına döner.. Tanrı’ya kılıcını gösterip: “Bu (kılıç) benim!” der. Bu kılıcı, şerefiyle taşıdığını… artık ölmekte olanın kendisi değil, Tanrı’ya armağan edeceği, işte bu boyun eğmemiş, bükülmemiş “kılıçtır”… Lekesiz, tertemiz, gururunun abidesi, kılıcı!.. Tanrı’ya, mehtaba, ay ışığına, kılıcını uzatır!
Roxana, ölmekte olan Cyrano’yu yerde, başından sarar, Cyrano’nun ağzından Roxana’ya karşı, son cümlesi dökülür: “gururum!”.. Perde, oyun biter…
Roxana’ya aşkım demez, sevgilim demez, ona, “gururum” der…
Tanrı’nın cezası o korkunç çirkin burnu aşabilmek ve burjuvaların alaylarına karşı koyabilmek için, bu kadar yüksek, bu kadar soylu ve erişilmez bu gurura ihtiyacı vardı!
Aşkı için değil, gururu için yaşadı!
Hayatın anlamı, hayatın tadı, hayatın gayesi, bu zehirli iğneleyici sözler, bu ölümüne düellolar, bu sefilliği pahasına vazgeçmeyişi, bu başkaldırısı, bu bitmeyen isyanı. İnsan olmanın asaleti, bu “gurur” için!..
Ders bitti. Kalk ve doğrul, genç yazar! Dışarda ipini koparmış rüzgar. Cyrano bir hayalperest miydi? Bırak kendini sokağa. Bırak, hayallerini rüzgarlar oysun. Yazar yaprakları çok mu abarttı? Bırak kendini yapraklara. Yapraklar kılıç ucu gibi kalbine dokunsun. Cyrano son sahnede öldü mü? Öldü mü genç yazar… Peki neden bu kılıç hala elimizde, bu kılıç şakırtıları hala beynimizde!
Nihat Genç
