Mantıku’t – Tayr
“Süleyman, Hüdhüd’e şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz.” (Neml : 27)
Hem Süleyman, Davud’a varis oldu, onun yerine geçti. “Peygamberler altın ve gümüş miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar” hadis-i şerifine göre bu miras mal mirası değil, “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Heva ve hevese uyma” (Sâd, 38/26) buyurulduğu üzere, insanlar arasında hak ve adaletle hüküm yürütmek için yerine geçmek, yani bahsedilen ilim ve iyilikte, peygamberlik, hakimiyet ve siyasette yerini tutmaktır ki, bu yere Hz. Davud’un ondokuz oğlundan Süleyman (a.s) geçti. Ve, Allah’ın nimetini açıkça ifade ve bunu yaymakla kendilerine verilen mucizeleri kabul ve tasdik için halkı davet etmek üzere Ey insanlar! dedi. Bize mantık-ı tayr öğretildi, mantıkuttayr, yani kuş dili öğretildi.
MANTIK: Aslında konuşma demektir. Bununla beraber konuşmanın çıkış yeri olan ruhî kuvvet mânâsında da terim olarak kullanılmıştır.
Bilinen nutk (konuşma) ise gönülde gizli olanı anlatmak için seslenilen ve çoğunluğu dil ile çıkarıldığından dil, lisan veya lügat da denilen tekil veya mürekkeb (bileşik) söz ve kelimelerdir. Ve “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara, 2/31) âyetinin bildirdiğine göre insana has bir özelliktir. Konuşmada aklî deliller veya olağan deliller bulunabilirse de asıl olan kullanılışı itibariyle bir mânâya delalet etmesidir. (Konventionel)
Onun için konuluş itibariyle delaleti bulunmayan, bir mânâ ifade etmeyen bir sesle tabiî ve aklî bir ilgi ile bir mânâ ifade edilecek olursa, ona gerçek mânâda konuşma denmez. Demek ki, konuşmanın hakikatinde biri cins, diğeri de fasıl (tür) olmak üzere iki açık özellik vardır. Biri söz (isterse düşünce halinde olsun), biri konuluş itibarıyla bir mânâ ifade etmesidir. Bundan dolayı bu ikiden yalnız birisi düşünülerek teşbih veya mecaz olarak konuşma denildiği de çoktur. Mesela, hiçbir ses çıkarılmaksızın yazı veya başka şeyler gibi özel işaretler koyarak bir şey anlatmak, gizli bir konuşmanın ifadesi olmak üzere mecaz olarak konuşma sayıldığı gibi. “Bu bizim kitabımızdır, sizin hakkınızda gerçeği söylüyor” (Casiye, 45/29) âyeti buna delildir. Konuluş itibariyle bir delaleti bulunmayan herhangi bir sesle seslenişe de; aklî ve doğal bir işareti bulunmak veya mutlak sessizliğin tersi bir ses olmak yönünden teşbih veya şekilde benzeme yoluyla konuşma denildiği de malumdur. Mesela güvercinin ötmesine udun çalmasına denilmiştir.
Şu halde konuşma denilen kavramda en önemli taraf, bir mânâ ifade etmesi olduğundan, mânâsız olan sözler bir yana atılıp delaletin konulmuş olması kaydından vazgeçilir de, gerek konuluş itibariyle, gerek aklî ve gerek doğal herhangi bir işaretle bir mânâ ifade edebilen sesler düşünülürse konuşmanın insana has olmayan bir anlamı elde edilmiş olur ki, işte mantıkuttayr, kuş dilinde de düşünülecek mânâ budur. Bu sebepten kuşun çeşitli duyguları arasındaki münasebetleri idare eden özel duygu ve kabiliyeti, kuş dili ve duygularını ortaya koymak için çıkardığı sesler de kuş dili demek olur.
Mesela horozun yem aramak için deşinmesinde bir mantık vardır. Yemi bulduğu zaman “dık dık” diye tavukları çağırması da bir konuşma, bir dil demektir. Gerek kuşların, gerek diğer hayvanların böyle sesleriyle bir diğerine bir şeyler anlattıklarında şüphe yoktur. Fakat bu mânâda kuş dilini bir dereceye kadar herkesin anlayabileceğine göre, Hz. Süleyman’ın mucizesinde daha derin bir mânâ anlaşılması gerekmez mi, diye bir soru hatıra gelir. Bundan dolayı, adı geçen peygambere mucize olarak kuşlar, ileride geleceği üzere Hüdhüd’ün söylediği gibi gerçekten tam bir söz söylediler, demişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber’e ağaçlar, taşlar söylemişti; fakat bu mânâya göre de Süleyman (a.s)a kuş dili değil, kuşa insan dili bildirilmiş olur. Halbuki “Bize kuş dili öğretildi.” buyurulmuştur. Bu sebepten önemli olan husus, kuşun söylemesinden çok, Süleyman (a.s)’ın anlamasında ve anlayışının derinliğindedir. Hem de Kur’ân’ın ifadesine göre bu anlayış, sadece kuşun dilinde, lügatında değil mantığındadır. O yalnız kuşların sesleri veya hareketleri ile ifade ettikleri hislerini anlamakla kalmıyor, o hisleri idare eden ana mantığı, işin gizli ilâhî sırlarını biliyordu. Böylece onların şakımalarındaki yüce Allah’ı tesbih ve tazimlerini anladığı gibi, onları idaresi altına alarak kendine has teşkilatıyla ordusunda hizmette de kullanıyordu.
Eşyanın parçalarına ilişkin duyumlar, mantık’ın gerekli prensiplerinden olduğu için, duyguların ilmî görüşlerle erişilemeyen zorunlu bir mantığı vardır. Zihinde parçaları birleştiren bir şekillenmenin meydana gelmesi için cüzden cüze, parçadan parçaya intikal, yani (temsil) bu mantıkla başlar. İdare ve siyaset adamlarının değişik değişik işlere ait görüşlerde isabet edebilmeleri bu mantığın yaratılışlarındaki kuvvetiyle orantılı olur. Kuşların, umumî söz ve lafızlar ortaya koyabilecek birleştirici bir şekillendirme gücüne sahip olduklarını bilmiyorsak da duygularının yüksekliği bilinmektedir. Kuşun aslı, yüksek bir duyguyla uçmak özelliğini ortaya çıkaran bir hayat anlayışındadır. Bunun için “mantıkuttayr” dersinden bizim zihnimize hemen gelen mânâ, kuşların duygularındaki ilişkileri sezecek kadar derin ve uzaklardaki parçalara girebilecek kadar yüksek bir his ve anlayış ile beraber, aynı zamanda kuşların tabiatı olan uçma ilminin dahi öğretilmiş olmasıdır.
Gerçekte “Süleyman’a sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı verdik.” (Sebe, 34/12) ve “(Sülayman’a) istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgarı emrine verdik.” (Sâd, 38/36) buyurulduğu üzere havanın Süleyman (a.s) emrine verilmiş olması, bu ilimle ilgili olduğu gibi; göz açıp kapayıncaya kadar kısa, bir anda bir tahtın getirilivermesi maddesindeki “Kitaptan bir ilmin” (27/40) de bu ilim olması gerekir. Netice olarak, mantık-ı tayrda, kuş dilinden başka bir mânâ vardır. “Yani mantıktır, kuş dili değildir” diyen Keşfü’l-Esrar sahibi ile beraber biz de buna meşhur olduğu üzre, yalnız “kuş dili” demeyi yeterli görmeyip Kur’ân’ın lafzını koruyarak “kuş mantığı” demeyi uygun buluyoruz.
Süleyman “Bize kuş mantığı öğretildi” demekle peygamberliğini anlatmış olduğu gibi, mülkünü anlatarak da şöyle demiştir. Ve bize her şeyden verildi; her şey değil her şeyden. Müfessirler bu deyimin çokluktan kinaye olduğunu söylüyorlar; bununla devlette, servetin önemine işaret edilmiştir. Şüphesiz ki bu, zikredilmiş olan ve öğretilen ilim ile verilen servet doğrusu apaçık bir lütuftur. Yüce Allah’ın hamd ve senaya layık olan ve mümin kullarından birçoğuna bile verilmemiş bulunan apaçık ihsanı ve lütfudur ki, bunun gerçek mânâda şükrünü yerine getirmek için, Allah’ın kullarını bu nimetten faydalanmaya çağırmak ayrıca bir vazifedir.
Elmalı Tefsiri
Elmalılı Hamdi Yazır

MUSTESNA BAKIR demiş ki,
Ocak 18, 2007 8:19 pm
GAYET GUZEL FAKAT NEDEN BU KADAR UZUN.OĞRENCILER ADINA ZOR OLMAZMI?
güray taydaş demiş ki,
Şubat 14, 2007 11:32 am
bilgi______öğretici bir metindir__divan edebiyatı geleneğine göre oluşturulmuştur_____mesnevi tarzında yazılmıştır___aslını ferüdettün attar yazmıştır___gülşehri nin önemli bir eseridir…
saadet demiş ki,
Şubat 17, 2007 3:53 pm
çok kapalı açıklama var aradığım bilgiyi bulamadım
SEMA demiş ki,
Şubat 18, 2007 8:57 pm
hiç birşey bulamadım çok karışık
erkam demiş ki,
Şubat 21, 2007 8:01 pm
cok uzun ve cok karışık hiç bişe anlamadım
erkan demiş ki,
Şubat 26, 2007 1:00 am
çok iyi hazırlanmış.benim için çok yararlı oldu.teşekkür ederim.
mmustafauzun demiş ki,
Şubat 27, 2007 6:35 pm
Selamlarımla…
Biryerlerden bende birşeyler buldum şu mevzu ile alakalı.
Buyur Yunus:
KUŞ DİLİ (MANTIKU’T-TAYR)
Feridüddin Attar, Nişabur’da 1120′da doğmuş ve muhtemelen 1194′da vefat etmiş ünlü bir şair ve mutasavvıftır. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attar olarak anılmaktadır. Tac’ül Ârifin Necmettin Kübrevi’ye bağlı olmakla birlikte; benimsediği tasavvuf anlayışı bir sistemden ziyade İşrâki’dir.
Hz.Mevlâna, Şeyh Galip ve diğer mutasavvıflar tarafından yüceltilen Attar, çoğu günümüze kadar ulaşan pek çok eser bırakmıştır. Bunların arasında en ünlüsü 1187′de yazmış olduğu Tuyûrnâme (Mantıku’t-tayr veya Mantık Al-Tayr) adlı 4931 beyitten oluşan eseridir.
Attar, Kuşdili veya Kuşlar Meclisi olarak da bilinen bu mesnevî tarzı eserinde, tasavvufun Vahdet-i Vücûd anlayışını anlatır. Eserde çok zengin bir sembolik dil kullanılmış ve Hakikât’i arayanlar, yani Hakikât Yolunun Yolcuları kuşlarla simgelenmiştir.
Hüthüt adlı kuş onların önderleri, kılavuzları, yani mürşitleridir. Aradıkları Simurg adlı efsanevî kuş, Allah?ın zuhûr ve taayyünüdür. Tabii, zuhûr ve taayyün aslında bizzat kendilerinden ibarettir. Ancak, Vahdet-i Vücut’a, yani Varlık Birliği’ne ulaşanlar, ‘halkın Hakk’ın zuhuru; Hakk’ın halkın bütünü olduğunu’ idrak edebilirler.
Kuşdili aşağıda özetlenmeye çalışılacaktır.
” Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır. Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir. Hüthüt söze başlar ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. Ama, hiç bir kuşun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima Simurg olduğunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun ‘bize bizden yakın, bizimse uzak’ olduğumuzu anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. Kuşların hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar! Ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca ‘kendilerince geçerli çeşitli mazeretler söylemeye’ başlarlar. Çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevî’dir (!) Örnek olarak, bülbülün isteği gül; dudu kuşunun arzuladığı abıhayat; tavuskuşunun amacı cennet; kazın mazereti su; kekliğin aradığı mücevher; hümânın nefsi kibir ve gurur; doğanın sevdası mevki ve iktidar; üveykin ihtirası deniz; puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define; kuyruksalanın mazereti zaafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki Yûsuf; bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir. Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir.
Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır. Hüthüt söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:
Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız kalmadı.Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.O, yüce lûtfuyla bir ayna icad etti.O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör! Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar. Ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır? Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu ‘daha ne kadar yol gidileceği’ sorusu vardır. Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken ‘yedi vadi’ bulunduğunu söyler. Ancak, bu ‘yedi vadi’yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir.
Hüthütün söylediği, ‘yedi vadi’ şunlardır.
VADİLER / MERHALELER :
1.Vadi İstek
2.Vadi Aşk
3.Vadi Marifet
4.Vadi İstigna
5.Vadi Vahdet
6.Vadi Hayret
7.Vadi Yokluk (Fenâ) BEKÂ
Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler? Ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır. Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır. Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer. Bütün vadileri aşarak menzil-i maksudlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar. Simurg tarafından bir görevli gelir? Görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır. Bu sırada, Simurg tecelli eder? Fakat, otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg?un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar. Çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir. Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır. Bu sırada Simurg’dan ses gelir: ‘Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü, burası bir aynadır!’
Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz… Çünkü, hepsi BİR’dir. Aynı, aşıkla, maşukun aşkta; habible, mahbubun muhabbette; sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi…
Aradan zaman geçer, ‘fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp?, yokluktan varlığa ererler?’ Kuşdili sembolizması yukarıda özetlenmiştir.
Attar, ‘ölümden sonraki ölümsüzlüğün sırrına’ lâyık olacakların bilinciyle; ancak, bunları yazabilir Kuşdili olarak; sembolik lisanla! Tabiî ki, okuyup da anlayanlara (!)… Kuşdili, mesnevî anlam ve kapsam olarak zengin bir sembolizmadır.
Kuşlar, ‘Hakikât Yolunun Yolcuları’ ; Simurg, ‘Hakikât’ olarak tanımlanır.
İnsan ömrünün engebelerine eşdeğer merdiven basamaklarını çıkabilmek ve sonunda ancak çok az kişinin hedefine ulaşabilmesi şeklinde düşünülebilir. Bunlar, tekamül merdiveninin, İstek’ten Fenâ’ya doğru çıkan basamaklarıdır. Açıklandığı gibi, kuşların bazıları, Fenâ?dan daha ileri giderek Fenânın da Fenâsını, yani Bekâ’yı idrak eder. Sembolik evrende terk etme , yegâne kemalât yoludur. Bu sembolizmada, kuşlar sâlikleri, kılavuz Hüdhüd kuşu mürşidi temsil eder.
Sîmurg (otuz kuş), yani Anka ise, Allah’ın zuhûr ve taayyünüdür. Tûyurname, bir vadiden öteki vadiye sırayla geçilerek olgunlaşmak şeklinde kuşlarla temsil edilen ilginç bir örneğidir.
erenozgurgms demiş ki,
Şubat 27, 2007 9:10 pm
hiç bir şey anlamadım.Yinede teşekkür ederim…
arajman demiş ki,
Şubat 27, 2007 10:46 pm
açıklamada istediğim bilgiyi bulamadım mantıkuttayr ın yazarı gülşehriden bahsedilmemiş bile hatta bence alakasız
mmustafauzun demiş ki,
Şubat 28, 2007 4:08 pm
İyi de bu eki sizin istediğiniz bilgiyi bulmanız için eklemedim ki.

Bulmak istiyorsanız, arayın. Benim eklememi mi bekliyordunuz
Bu başlıkta ele alınan konu ile bağlantılı bir bilgiyi buraya aktardım, o kadar.
Alakasının olup olmaması da beni ilgilendirmiyor.
Anlamadıysanız ben ne yapayım
Vesselam
ezel demiş ki,
Mart 2, 2007 6:55 pm
Ahmet Gülşehri : 1250 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. O devirde Kırşehir’e “Gülşehri” denildiği için, Gülşehri olarak anılmıştır. Gençliğinde edebiyat ve tasavvuf öğrenmiştir. Ahi Evranı Veli ile 50 yıl beraber yaşamıştır. Ahi olduğu anlaşılmaktadır. Farsça ve Arapça öğrenmiş, ancak O, Öz Türkçe yazmıştır.
Ahi Evran’ın ölümünden sonra Ahilik Postuna oturmuştur. 1335 yılında ölen Ahmedi Gülşehri çok ince ruhlu bir şair idi.
Her ülü kendime yar eylerem, Her gece vasfını tekrar eylerem, Her seher kim gül çemende açıla, Kamudan ilkin bana karşı güle.
Ahmedi Gülşehri, Feridun Attar’ın Mantık’ut Tayr eserini Türkçeye çevirmiştir.
ezel demiş ki,
Mart 2, 2007 6:56 pm
arkadaşlar ahmed gülsehri mantıku’t tayr ın yazarı değildir.Sadece onu türkçeye çevirmiştir
pınar demiş ki,
Mart 15, 2007 10:32 pm
gülsehri bu kitabı türkçeye çevirmiştir.Asıl yazarı ferüdüdtin dir arkadaslar
pınar demiş ki,
Mart 15, 2007 10:35 pm
Arkadaslar
gülsehri bu kitabı türkçeye çevirmiştir.Asıl yazarı ferüdüdtin dir
cihan demiş ki,
Mart 28, 2007 4:20 am
arkdaşlar gülşehri türkçeye kazandırmıştır mantık ut tayrı ama on bir sürü şey katmıştır. sadece tercüme etmemiştir. yani bir nevi yeniden yazmıştır. yukardaki yazıları da gayet güel bir şey anlamdım diyen arkadaşların neyi anlayamdığığını hakketen anlamadım
mehmet demiş ki,
Haziran 14, 2007 9:16 pm
yav bu bir mesnevi işte:)kuşların yolculuğunu anlatıyor tıpkı leyva ve mecnun gibi düşünün.pek çok kişi leyla ve mecnun mesnevisi yazmıştır bunu da öyle düşünün.
isterimki demiş ki,
Ağustos 10, 2008 1:18 am
gerçekten güzel kitap iyi ki türkçeye kazandırılmış
Rafi demiş ki,
Ekim 17, 2008 8:09 am
Ben MANTUKAT’I TAYR-ı okudum. Çok etkilendim .Almak istiyenler ben Ankra dost kitabevinden buldum.saygılar.
güll demiş ki,
Ocak 5, 2009 10:21 pm
ewt yha hiç bişey anlamadım………
şeyma demiş ki,
Şubat 14, 2009 10:38 pm
çok süper hazırlanmış..
gamze demiş ki,
Şubat 15, 2009 1:03 pm
çokk uzun vee karısık buu nasıı yapcam anlamadım:( biraz ayrıntılı olsaydıı
asmolen demiş ki,
Mart 3, 2009 12:20 am
feridüttin attar insanların gerçeği arama ,gerçeğe ulaşma gibi hislerine tercüman olmaya çalışmış ve bunu da kuşlarla fabıllaştırmıştır. tıpkı karga ile tilkide olduğu gibi herkes kendine göre buradan bir ders çıkarabilir.esas nokta ise tasavvufidir. insanlar Allahı ararken Onda kendilerini görürler.yani insan, evren herşey Allah’ın tecellisidir(yansımasıdır) Gülşehri ise bu eseri türkçeye çevirmiş kendinden çok şey katarak farklı bir eser meydana getirmiştir.
songül demiş ki,
Mayıs 15, 2009 11:54 pm
harika bir eser bana çok şey öğretti yazarı ölmüş bile olsa çok teşekkür ederim
dilek demiş ki,
Temmuz 16, 2009 5:48 pm
hikayeye güzel bir bakış açısı, belki de hikayeden bir bölüm , ilk yazı.. teşekkürler
daha sonra hikayenin özeti ve katkılar için de teşekkürler